|
Birlikte yaşamak zorunda değiliz!
Arif Sevinç
'Ağrı eteklerinde eşkıyaya katılan köyler yakılarak, ahalisi Erciş'e sevk ve orda iskan olunmuştur. Zilan harekatında imha edilen eşkıya miktarı, 15 binden fazladır. Yalnız, bir müfreze önünde düşüp ölenler 1000 kişi tahmin ediliyor. Zilan deresine sıvışan 5 şaki teslim olmuştur. Buradaki harp, pek müthiş bir tarzda cereyan etmiştir. Zilan deresi, lebalep cesetlerle dolmuştur.'16Temmuz 1930 Cumhuriyet Gazetesi.
80 yıl önce Temmuz ayında Zilan Katliamında yaşamını yitirenleri saygıyla anıyor ve yine 80 yıl sonra temmuz ayında başlayan bir tartışmaya katılmak istiyorum
Hürriyet gazetesinde Ertuğrul Özkök “Birlikte yaşamak zorunda mıyız?” başlıklı bir yazı yazdı.
Gazete “Türkiye Türklerindir” logosuyla çıkan Hürriyet, yazar da Özkök olunca TV’lerde, gazete köşelerinde sert tepkiler bir birini izledi.
Özkök’, bu yazıyı yazarken, “çok tereddüt” ettiğini, korktuğunu vurguluyor “Mayınlı bir araziye girip oramı buramı paramparça etmekten çekindim.” Diyor ve ekliyor;
“ korkunun ecele faydası yok.
Cesaret lazım, bu ülkeye cüretkâr insanlar lazım, kafa göz yarmaktan korkmayacak insanlar lazım. Böyle düşündüm ve yazmaya başladım.”
Özkök şöyle devam ediyor;
“Türkiye, tarihinde ilk defa Kürt meselesini en çarpıcı ve en gerçekçi biçimde tartışıyor.
Diyorum ki, artık zamanı gelmiştir.
Şarkı söylemenin zamanı da gelmiştir, farklı söylemenin zamanı da...
Kaderin cilvesine bakın ki, farklı şeyi söyleme cesaretini bugün, Türkiye'de üniter devletin en muhkem kalelerinden biri olan “Cumhuriyet” Gazetesi'nin bir yazarı buldu:
Orhan Bursalı bakın ne diyor:
“Türk tarafının elinde tek koz var: Kürtlerin çoğunun ayrılmayı isteyip istemediği. Çünkü doğal veya anormal, tüm ayrılıkların, herkese bir faturası olacaktır. Bu nedenle, bu kozun güçlendirilmesi gerekir.”
Cumhuriyet Gazetesi'nin yazarı açık açık, “Ayrılma kozunu, Türklerin ve Kürtlerin önüne koyalım” diyor.
“Cumhuriyet” Gazetesi'nin bir yazarı bunu söyleyebiliyorsa, bütün Türkiye söyleyebilir.
Haydi gelin ağzımızı alıştırmak için hep birlikte soralım:
“Türklerle Kürtler birlikte yaşamak zorunda mıdır?”
Eğer bu ortak iradeyi gösterip yaşayabileceksek, tabii ki yaşayalım.
Tabii ki hem Türkler, hem Kürtler için en iyisi budur.
Ama yaşayamayacaksak?
Yaşayamayacaksak, artık adını koyalım.
Bakın Özal 20 yıl önce “Federasyon dahil her şeyi konuşmalıyız” dediğinde yer yerinden oynamıştı.
Şimdi bu soruyu soruyoruz, yer yerinden oynamıyor, yaprak bile kımıldamıyor.
Demek ki, 20 yılda mesafe kat etmişiz
Ben kendi adıma hem Orhan Bursalıyı hem de sayın Ertuğrul Özkök’ü kutluyorum.
İster Türk kesiminin Kürtlere yönelik “ayrılırsanız yanarsınız haa” gibi bir tehdit olsun, isterseniz Kürt meselesini gerçek zemininde tartışmaya açmak olarak okuyun, bu tartışma Kürt meselesinin “terör”, “geri kalmışlık” gibi bir parantez içinde tartışılmasını aşan, yeni, daha sağlıklı boyut getiren bir sonuç doğduracaktır.
Evet, birlikte yaşamak zorunda değiliz.
İki farklı ulus ancak eşitlik temelinde ve gönüllülük esasları içinde birlikte yaşayabilir.
Zora dayalı-baskılarla-yasaklarla, kanla, gözyaşıyla sağlanan birliktelikler ancak çatışma, savaş-kan gözyaşı ile sürdürülebilir.
Birleşik krallık dünyanın en zengin ve gelişmiş ülkesiydi. Hindistan’ı zorla egemenliği altında tutmaya gücü yetmedi.
Fransa Cezayir’i, ABD Vietnam’ı tüm zenginliklerine ve üstün askeri güçlerine rağmen terk etmek zorunda kaldılar.
Onlarca Afrika ulusu “uygar” Avrupalı ülkelerin sömürgeci boyunduruğunu metropolün zenginliği, şatafatı adına kabul etmedi.
Çünkü Ho Şi Minh’in dediği gibi “hiçbir şey özgürlükten daha değerli değildir.”
Kürtlere “blöf” yapanların akıllarının bir köşesinde bunu tutmalarında yarar vardır.
Ekonomik olarak Türk devletinin izlediği talan ve sömürü politikası sonucu 1920’lerde, yani TC kurulduğunda dönemin modern kentlerinden olan Cizre ile bir köy olan Ankara’nın karşılaştırılması yeter herhalde.
Bu gün iki ulusun bir arada barış içinde yaşaması için gerekli olan eşitlikten bahsedebilir miyiz?
Son yıllara kadar Kürtlerin varlığı bile inkar edilmekte, karda yürürken çıkardıkları “kart-kurt” sesleri nedeniyle dağlı Türklerin kendilerini Kürt sandıkları söylenmekteydi.
Hem de koca profesörler, bilim adamları, “aydın”lar tarafından.
Kürt dili diye bir dilin olmadığı üzerine az mı yazılıp çizildi? Üstelik 12 Eylül darbecileri bu “olmayan” dile bir de anayasal yasak getirmedi mi?
Türkiye’de yaşayan 20 milyon Kürde ancak Türk olarak “mutlu” olacağı aksi halde Kürt kalması, hele hele hak talep etmesi halinde cehennem hayatı yaşayacağı dağlara taşlara yazılmadı mı? Az mı insan öldürüldü, asıldı, cezaevlerinde, sürgünlerde çile doldurdu…
Kürtlerin anadillerinde eğitim yapma hakkı hala uzun bir mücadeleyi gerektiren bir alan.
80 yıl boyunca izlenen şiddet politikaları, isyanlar, tenkil ve imha konseptleri,mecburi iskan, şark ıslahat planları , akla gelmedik asimilasyon çabaları bir yana; Şeyh Sait’in,Seyit Rıza’nın, Said-i Nursi’nin başta olmak üzere binlerce Kürdün hala mezarları bile torunlarından saklanmıyor mu?
PKK hareketi bahane edilerek “şark ıslahat planlarında” işaret edilen binlerce köy yakılıp, ahalisi “istimlak” parası dahi ödenmeden göçe zorlanmadı mı?
Hala binlerce faili meçhul cinayet aydınlanmayı beklemiyor mu?
Bu karanlık tabloyu uzatmanın faydası yok.
Devlet bu güne dek ret -İnkar ve imha politikası izledi.
Ancak, Güney Kürdistan özgürlüğüne kavuşup Roj TV ile beraber, Güneyde 11 Kürtçe TV yayına başladıktan sonra, artık inkâr politikası anlamsız, asimilasyon politikaları etkisiz kaldıktan sonra Kürtlerin varlığı kabul edildi ve TRT 6 “olmayan dilde” yayına başladı.
Kürtlere bu bile bir lütuf olarak sunuldu.
Devletin hala Kürt meselesinde hakkaniyet zemininde hareket etme niyeti, adil bir çözüm bulma çabası yok.
AK Parti Hükümetinin kimi olumlu ancak çok cılız adımları, inkâr politikasını terk etme eğilimi olarak okunsa da asıl iktidarın yani tüm kurumlarıyla “devlet” in politikalarında henüz umut verici bir dönüşümden söz edilemez.
Ak Parti Hükümeti’nin kimi normalleşme adımları bu türden devasa bir sorun açısından neyi ifade eder ki?
Türk devletinin ırkçı-şoven kabuğu o kadar kalın ki…
Çok uluslu bir coğrafyada zorla tek ulus yaratma projesine göre şekillenen, 80 yıl içinde kanla-gözyaşıyla katılaşan resmi görüş, “derin” zihniyet Kürtlere yönelik en basit hak söz konusu olduğunda akıl almaz bir direnç göstermesi göz önünde bulundurulduğunda AK Parti’nin bu adımları için cesurca denebilir.
Ancak ulusal meselelerin, hele hele nerdeyse 100 yıllık imha ve asimilasyon politikalarıyla kangrene dönüştürülen bir sorunun çözümü için çok ama çok daha “cesurca” adımlara ihtiyaç olduğu ortadadır.
Öncelikli olarak bu günkü statünün zorla sağlandığı, Kürtlerin değil eşit, tam tersine yok sayıldığı bir statüyü kabul etmesinin mümkün olmayacağı bilinmeli.
Belki baskılar yoğunlaştırılarak bastırabilir, sahte “Kürt Kemalistler” yaratarak sorunun çözümü alavere dalavere ile çarpıtılarak, ertelenebilir.
Kürtler adına ortalığa çıkarılanlar “üniter devlet” ile sorunumuz yok diyebilir.
Ancak çare yok. Bu statüye 1925-te, 1930 da-1938 de- ve 29 kez itiraz eden Kürtler yine itirazlarına devam edeceklerdir.
Türkler bu günkü zenginliklerini Kürtlere borçlu olduklarını bilmelidirler. Şimdi Kürtler ile birlikte barış içinde yaşayıp yaşamamaya karar vermesi gereken de onlardır. Bunun mevcut statüyle olacağını, kimi kültürel haklarla sağlanabileceğini düşünmek, ummak, beklemek en basit terimle körlük olur.
Birlikte yaşamayı isteyenler ret inkâr ve imha politikasını mahkum etmeli, şantajlardan, blöflerden uzak durmalı, adil ve eşitlikçi bir çözüme kendilerini ve toplumlarını hazırlamalıdırlar.
Bu çözümün adı; federasyondur.
|